Birinci Bölüm

Cum, Ağu 8, 2014

Birinci Bölüm, Özbekistan, Ülkeler

Birinci Bölüm

Özbekistan treni Kazakistan trenine göre daha sakindi. Hava sıcaktı ama Kazakistan treninin aksine erkeklerin hiçbiri üstlerini çıkartmamıştı. Ranzalara döşek serilmese de üzerlerinde bulunan süngerler rahattı. Alt ranzada biri anne diğeri oğlu iki kişi vardı. Daha önce Türkiye’de çalıştığını söylen elemanın Türkçesi fena değildi.

Tren Kazakistan sınırında durdu. Çantalarım aranmamıştı ancak sadece benim pasaportum bir diğer vagona gitti ve uzun bir süre de gelmedi. Pasaporttunda sorun olanları eşyalarıyla birlikte vagondan indiriyorlardı. Pasaportumda eksik bir şey yoktu ama bisiklet ve 6 çantayla inmek ayrı bir dert olurdu.

Trendeki görevli gülümseyerek geldi ve parmağını kaldırıp tamam işareti yaptıktan sonra pasaportumu verdi; anlaşılan bordo renkli pasaport sıkıntı yaratmıştı.

Sıra Özbek sınırındaydı. Çok dert olacağını sanmıyordum ama yanılmışım. Önce bir asker geldi ve karşıma oturdu. Konuşmaya başladı. Rusça bilmediğimi söyledim. İngilizce, dedim ama o da İngilizce bilmiyordu. Neyse ki Türkçe bilen eleman çevirmenlik yaptı.

İlk soru; Hangi okuldan mezunsun?… Fettullah Gülen’in okulundan mı?…

Fettullah Gülen ile ilgili sorular oldukça uzun sürmüştü. Daha sonra cep telefonumdaki ve fotoğraf makinemdeki bütün fotoğraflara baktı. Cep telefonumda Oğuz Tan’ın hediyesi olan ve bisiklette sarılı vaziyette duran Nepal dua bayrağının bir fotoğrafı vardı ve ona taktı. Arapça yazı sanmış. Meğerse Arapça yazılmış Kuran’ın sınırdan geçirilmesinin yasak olduğunu öğrendim.

Sonra başka bir asker geldi ve bütün çantaları açtırdı. Gerçi birini üst ranzada unutmuştum. O da şansa artık içerisinde küçük bir torba dolusu ilaç vardı ve bunlar özellikle reçetesiz ilaçlara takıntılıymış –ki şişesi ağır diye attığım ve içerisindeki hapları plastik torbaya koyduğum reçetesiz vitamin hapları vardı.

Çantaları teker teker açtırıp kontrol ediyordu. Derken prezervatif kutusunu buldu. Kapağını inceledi, açtı ve içindekilere baktı. Sormaz, dedim, ama “bu ne?” diye sorunca ebenin …. diyecektim ya zor tuttum kendimi. Arkadaş hadi kapaktaki illüstrasyonları geçtim de hiç mi kullanmadın?

İkinci asker de ayrıldıktan sonra üçüncüsü beni yanına çağırdı ve “madem bisiklet turuna çıktın neden trenle geliyorsun?” diye sordu. “Özbekistan vizesinin 7 gün geçtiğini, geç kaldığımı ve bu yüzden trene binmek zorunda kaldığımı söyledim.” Onaylamıyormuş gibi kafasını salladı, sonra damgayı bastı ve pasoportumu verdi. Bir arkadaşım ülkeye her zaman Rus pasaportuyla girdiğini ve özellikle Türklerden hoşlanmadıklarını söylemişti. Bu da açıkça belli oluyordu.

Kazakistan trenine satıcıların binmesi yasaktı burada ise tam tersine sanki inmeleri yasaktı. Sınırı geçtikten sonra sürü halinde bindiler ve inmediler. Sürekli gidip geliyorlardı. Ekmek, su, börek, kurutulmuş balık, parfüm, elbise, oyuncak ne ararsanız vardı ve bir süre sonra ise insanda kafa bırakmıyorlardı. Cebimdeki son Tengeler’i burada Som’a çevirdim.

Tren 14 saat sonra Kongrad’a (Qonghirat) varmıştı. Günlerden pazardı. Yanımda sadece dolar vardı ve bankalar kapalıydı; ancak eğer dolarınız varsa en son gideceğiniz yer bankalarmış ya o da ayrı bir konu:)

Çantaları yerleştirdikten sonra cebimdeki Som’larla 10 litre su aldım. Nukus’a iki günlük yolum vardı ve su yeterli olacaktı. Çantada da iki gün yetecek kadar yiyecek vardı.

Hava çok sıcak olsa da asfalt yolda keyifle pedallıyordum ki bir saat kadar sonra bisiklet titremeye sonra da arka teker fren balatasına sürtmeye başladı. Iki jant teli birden kırılmıştı hem de ruble tarafında. Olduğum yerde kala kaldım. Sinirden kıpkırmızı olmuştum. 28 jant tekere sahip bisikletlerin bile asfalt yolda jant telleri kırılmazken, bu nasıl bir jant teli, daha doğrusu nasıl boktan bir jant teliydi ki sadece 10 litre su yükleyince kırılmıştı. Kaldığım yerde öyle yardım isteyebileceğim bir yer de yoktu. Araçlar geçiyordu ama arkadaş minibüsünden binek otomobiline kadar çok küçüktüler. Bisikleti geç çantaları anca sığdırırsınız. Tura çıkalı iki ay olmuştu ve bütün aksiliklere gülüp geçmiştim ama içerisinde bulunduğum durum aksilik ya da şansızlık değildi, sadece bisikletin tekerinde kullanılan kalitesiz malzemeden kaynaklanıyordu. Kaç kilo yüküm olduğu ve nasıl bir tur yapacağım biliniyordu ve bana bisiklette kaliteli jant teli kullanıldığı söylenmişti ki tam tersine oldukça kötüydüler. Aslında bisikleti kendim araştırdığım ve aldığım malzemelerle toplamak isterdim fakat zamansızlık yüzünden güvenmek zorunda kalmıştım. Güven sözcüğünün ise yolda bir anlamı kalmamıştı. Gürcistan’da dağ yolunda da iki tane daha jant teli kırılmıştı. Üstelik hem Gürcistan’da hem de Azerbeycan’da iki ayrı usta tarafından telleri kontrol ettirmiştim.

Bir adam -bizim kurbağalı dere dediğimiz- küçük bir gölette yıkanıyordu. Hadi suyun rengini geçtim, üzerinde uçuşan sivri sineklerin haddi hesabı yoktu. Adamda bağışıklık sistemi tavan yapmıştır herhalde. Beni görünce buraya kamp atmamamı ileride yerleşim yeri olduğunu ve oraya kamp atmamı söyledi; en azından dilinden anladığım kadarıyla. Kırılan iki jant telini gösterdim ve adamı geçerek önce çadırı kurdum. Hani acayip acıkmıştım ama yemek yiyecek durumda değildim. Yalan yok arkadaş sinir harbi bütün gece boyunca devam etti. Bu jant telleriyle Pamir Highway yoluna giremezdim ve gidememek düşüncesi beni çıldırtmaya yetmişti.

Sabah olmuştu. Biraz da olsa sakinleşmiştim. Nukus’a kadar herhangi bir araç bulma ihtimalin yok gözüküyordu. Cebimde ise hiç Som kalmamıştı. Sadece 100 dolar bankanot vardı. Bisikleti ters çevirdim ve yarım saat kadar uğraştıktan sonra iki kırık jant teliyle akoru tutturmayı başardım. Önümde yaklaşık 80 km.’lik bir yol vardı. Yanıma 4.5 litre su alarak geri kalan suları bıraktım. Yeterli olmayacaktı hele ki böyle bir sıcakta ama zor durumda kalırsam köylerdeki evlerin birinden isteyebilirdim.

Nukus’a vardığımda ise bir damla suyum kalmamıştı:) Lonely Planet kitapçığına göre Master Card kullanılcıları sadece Akasa Bank’tan para çekebiliyorlardı. Yanımda üç tane kart vardı. Bunlardan ikisi banka kartı diğeri ise kredi kartıydı. Üç kartta Master Card’tı ve Garanti Bankası’na aitti. İnternet bankacılığında şifrematik kullandığım için başka bir bankadan kart almamıştım. Sonradan açtırdığım hesap için bankamatik kartını Visa istemiştim ama Visa kartlarının olmadığını söylemişlerdi. Özbekistan’da ise marketlerde bile Visa kart geçiyor ve Master Card kullanılan bir yer bulunmuyordu.

Oyalanmadan Akasa Bank’a gittim. Türkiye’deki gibi elinizi kolunuzu sallaya sallaya bankaya giremiyorsunuz. Önce bir günvenlik yerinden geçtim. Pasaportumun kaydı alındı sonra ikinci bir güvenlik görevlisi beni durdurdu. Hani sadece benim değil herkesin pasaportuna bakılıyordu. Bu arada Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan’da kimlik kullanılmadığını öğrendim. Herkeste pasaport bulunuyordu.

Gözüm ATM makinesine takıldı. Normal ATM’lerden oldukça farklı görünüyordu. Kartı güvenlik görevlisine gösterdiğimde olumsuz anlamda başını salladı ve beni ikinci kata bir odaya götürdü. Para post makinesinden çekilecekmiş.
“100 dolarlık Som istiyorum,” dedim, görevli “hayır,” diye cevap verdi; “sadece dolar veriyoruz.”
“Dolar bende de var,” dedim. “Bana sizin paranız lazım.”
Kafasını sallayıp, “hayır,” dedi, “sadece dolar.”

Düşünsenize bir banka kendi ülkesinin parasıyla ödeme yapmıyor sadece dolar olarak ödeme yapıyordu. Birkaç defa denemesine rağmen post makinesi banka kartını da kabul etmemişti. Görevlinin dediğine göre Bukhara ve Samarkand’da ATM bulmak mümkündü ki olmadığını öğrecektim.

100 dolar çıkartıp bunu bozdurmak istediğimi söyledim, banka olarak dolar bozmadıklarını söyledi. Doları nerede bozdurabileceiğimi sordum. 6 km. ilerideki pazara gitmem gerektiğini söyledi. Peki başka bir banka bozmuyor mu, diye sordum. National Bank’ın bozduğunu söyledi. Neden beni pazara yönlendirdiğini de sonradan öğrecektim. Bankalar 100 doları 235.000 Som’a bozarken, pazar ya da dışarıda bir yerde 300.000 Som’a bozuyorlardı. Dünya üzerindeki en s.ktiri boktan banka sistemi sanırım Özbeksitan’dadır.

National Banka doğru giderken bahçeyi sulayan elamana yaklaştım ve su içmek istediğimi işaret ettim. Suyun içilmeyeceğini söylese de ver hele dedim, susuzluktan ölmüşleri oynuyordum:) Sarımtırak bir suydu ama kana kana içtim arkadaş.

Bugün şans benden yanaydı; banka kapanmıştı:) hani şöyle çok güzel, makamı ve tonlaması yerinde bir küfür savurdum:) Bankadan çıkan elemanın biri İngilizce olarak sorunun ne olduğunu sordu. Durumu anlattığımda kendisiyle gelmemi söyledi. Nukus’ta Üniversite’de ingilizce okuyormuş ama külliyen yalan olduğu ortadaydı çünkü İngilizcesi benim İngilizcemden daha beterdi. Birlikte kuaföre gittik. Orada parayı bozdu. İnternetten banka kurunu gösterdi okey dedim; hani durumdan haberim yoktu ya o da durumdan haberdar olmadığımı bildiğinden banka kurunu göstermişti. Eleman kafadan 65.000 Som kazançtaydı. Birlikte otele kadar gittik. Ayrılmadan önce kız isteyip istemediğimi sordu. Tek istediğim gidip su almak, deyince şaşırdı. “Kızlardan hoşlan mıyor musun?” hahaha ulan adama bak:)

100 dolar karşılığında ise iki deste para alıyorsunuz. Marketlerde para sayma makinesi var, düşünün artık:)
para
Nukus’ta iki tane otel bulunuyordu. Ucuz olduğundan Otel Nukus’u tercih ettim. Resepsiyonda güler yüzlü, hoş bir hatun vardı ve İngilizcesi de oldukça iyiydi. Sonra birlikte akşam yemeğine gittik. Arkadaş bisikletten midir, bilmiyorum ama şu gezgin olayına bir ilgi var hani:)

Neyse:) Odaya eşyalarımı yerleştirdikten sonra markete gidip bir litre su aldım. Markette atıştırmalık bir şeyler baktım ama çok bir şey yoktu. 330 ml. kolayla bira 7.000 Som, yani aynı fiyattı. Nedenini sorduğumda kolanın Rusya üzerinden geldiğini ve bu yüzden bu kadar pahalı olduğunu söylediler. Bir poşet Kinder çikolata neredeyse kaldığım odanın fiyatındaydı. Açık bisküvilerden bir kaç tane aldıkdıktan sonra otelin alt katında bulunan internet kafeye gittim.

Hakan (Kayışlıgil) Abi’ye mesaj attım. Yola devam edebilmek için sağlam bir jant setine ihtiyacım vardı.

Bisiklet Gezgini’nin hazırlayıp göndereceği yeni set şöyle olacaktı:
Jant: Rigida Sputnik Heavy Use 36 Delikli
Jant telleri: DT Swiss Competition Tour Double Butted 2.1
Göbekler: Shimano XT FH-780
Ruble: Shimano Deore 11-36 10V.
Ayrıca, çadırın dış tentesindeki deliklerde bitirdiğim Ortlieb yama seti ve Ortlieb marka çanta için tedek parça istedim.

Evet, bütçenin içine etsem de güzel bir jant seti sipariş etmiştim. PTT’den uçak ile kargo gönderimi yapılacaktı ve 10-12 günde Samarkand’da olacağı söylenmişti.

Ruble tarafında kırılan iki jant telini yaptırmam gerekiyordu. Yanımda ruble sökmek için küçük bir anahtar vardı. Katlanır bisiklette bir kaç defa zorlamış ama rubleyi sökememiştim. Canavar Keşifte, Enes bu anahtar yüzünden kulakçıkların ya zarar gördüğünü ya da kırıldığını söylemişti. Katlanır’ın üzerindeki kulakçık yoldayken kırılmıştı belki de bu küçük anahtar yüzündendi. Sonuç olarak anahtarın dişli kısmı yalama yapmıştı ve bunu yolda farketmem güzel olmuştu:)

Oteldeki görevliye durumu anlattım. O da birine telefon etti. Gelen adam arka tekeri alarak pazara gitti ve iki saat sonra teller değiştirmiş olarak geri döndü. Rubleye baktım, kilit kısmında güzel darbe izleri vardı. Yolda hiç vitesili bisiklet görmemiştim, onlara göre yabancı bir sistemdi. Ama umursamadım ne de olsa yeni set örülü olarak ve rubleyle birlikte gelecekti.

Yola koyulma vakti gelmişti. Bu jant telleriyle yola çıkmak pek mantıklı olmasa da trenle gitmeye gönlüm el vermedi. Surly marka çelik olan ön bagajın kapasite 32 kg.’dı. Üst kısmı kapalıydı ve o kısma 6 Litre suyu yükledim. Toplamda 10 litre suyla yola koyuldum. Hava sıcaklığı 49 dereceydi ve Bukhara’ya kadar çölde pedallayacaktım.

Nukus’tan çıktıktan sonra kontrol noktası bulunuyordu. Pasaport kontrolünden sonra İpek Yoluna girdim.
IMG_8074

Hava yanıyordu. İlk defa bu kadar sıcak havada pedallıyordum. Bir ara su içmek için durduğumda etrafımı kara sinekler kapladı. Bedenimin ve bisikletimin her yerindeydiler. Isırıyorlar ve acayip rahatsızlık veriyorlardı. Arkadaş hani etrafta hiçbir şey de yoktu. Bu kadar sineğin burada ne işi vardı?

Bisikleti hızla sürmeye başladım, ama nafile bir türlü kurtulamıyordum. Yarım saat kadar boğuştuktan sonra kara sinekleri geride bırakmıştım.

Ve… arka tekerde bir tane jant telinin kırıldığını farkettim… yine ruble tarafındaydı.

Hahaha ulan hani jant telinin kırılmasını kafaya takmadım da aynı yoldan geri dönecektim. Kara sineklerle tekrar boğuşa boğuşa kontrol noktasına geri döndüm. Polis neden döndüğümü sorunca, “konuşma lan,” diyerek tokadı yapıştırdım suratına. “Kurtlar Vadisi’nin topraklarindan geliyorum, bilir misin lan Polat Alemdar’ı?” dedim. “Pardon abi,” dedi:) Ulan hani geçtim Süleyman`ı da kime Türkiye desem Polat Alemdar diyor. Buralari fena sallamis:)

Önce tren istasyonuna gittim. Arkadaş bu ne güvenlik önlemidir böyle? Sanki havaalanına giriyorum! Birinci kontrol merkezinden geçip içeriye girdim. Kapıda X-RAY cihazı vardı. Bukhara’ya dogrudan tren yokmuş. Bukhara’dan bir günlük uzaklıkta olan Navoiy’e tren olduğunu öğrendim. Bileti almadan önce İngilizce bilen kadın bir görevliye bisikletimin olduğunu ve cep telefonumdan bisikletin yüklü hailinin fotoğrafını gösterdim. Başka bir görevliye gidip sordu ama yanıt olumsuzdu. Bagaj için para teklif etsem de kabul etmediler. Trenin sadece yolcular için olduğunu söylediler.

Otele geri döndüm. Taşkent’e giden otobüs şöförünün otelde kaldığını biliyordum. Bukhara’ya kadar 9 saatlik yol olduğunu ve karşılığında ise 50.000 Som para istedi. Otobüs öyle eskiydi ki sanırım 40 yıllık filandı. Hani konforunda filan değilim, ama bagaj bölmeleri çok küçüktü. İki tekeri söktüğüm halde bisikleti dik halde sığdıramadığımdan yan yatırmıştım.

Otobüs garına vardığımızda bisikleti bagajın diğer kısmına dik gelecek şekilde yerleştirebilmiştim. Dişli kısımlarına yolda bir zarar gelmesin diye çantamdaki kitapların bir tanesini alıp ortadan ikiye böldüm ve yarısını arka değiştiricinin altına diğerini de ayna kol dişlisinin altına yerleştirdim.

Otobüsün kalkmasına 2 saat vardı. Pazar ve otogar yanyanaydılar. Pazarın bir bölümünde bisikletçiler vardı. Kadrolar, jantlar, teller ne arasanız bulunuyordu. Özellikle Ural dönemine aitmiş gibi görünen köylerde ve şehirde gördüğüm 28 jant bisikletlerin sıfırlarının satıldığını görünce şaşırmıştım.

Tezgahların birine yaklaştım. Jant telleri de satıyorlardı ve acayip kalındılar. Tevekkelli değil bisikletlerle eşya taşıyorlar ya da iki kişi biniyorlardı ama hiçbir şey olmuyordu. Elaman 8 dolara tekeri yeni tellerle örmeyi kabul etti. En azından yeni settler gelene kadar idare ederdim ama ne yazık ki uygun ölçüde tel bulamadık. Nukustaki bisikletler ya 28 ya da 20 janttı. Ulan katlanır bisiklet ile gelseymişim yedek parça bulabilecekmişim hani:)
IMG_8083
IMG_8085
Çekiç ve tornavida yardımıyla rubleyi söküp kırık jant tellerini hallettikten sonra bir süre pazarı dolaştım. Zaman yaklaştığında otobüse binmeden önce tuvalete girdim ki hoppala! Ulan bölmelerde kapı yok, kadın erkek aynı tuvaletleri kullanıyorlar ya öylece kala kaldım. Ulan içeride su da yok, hani çıkışta var ama sabun yok.

Otobüs yolculuğu 9 saat kadar sürdü. Cehennem sıcağında çölü geçmiştik. Otobüs sadece bir kere mola vermişti. Hahaha onda da ben dahil bütün otobüs tarlalara hucüm etmişti:)

Bukhara’ya vardığımda hostellerin bulundugu Lyabi-Hauz Meydanı’na gittim. Eski şehiri ilk defa görüryorsanız insanı ilk başta bayağı bir etkiliyor.
IMG_8126
IMG_8141
IMG_8098
IMG_8158
IMG_8143
Meydanda bulunan büfeden aldığım buzlu çayı yudumlarken bir genç yanıma yaklaştı ve kalacak bir yer arayıp aramadığımı sordu. Hostellerinin fiyatının 10 dolar olduğunu ve sabah kahvaltısın dahil olduğunu söyledi. Hostelin adı Malikjon B&B House’dı. İki kişilik bir odaya yerleşmiştim.

Banyoda geceleri çıkan iri kıyım hamam böceğini saymazsak oda temizdi ve kliması vatdı. Yattığım odaya girmiyordu; hani bir kere girmeye kalkışınca ayağımla kovdum ve “yaşadığın yere geri dön! Herkes yerini bilecek,” diye bağırıp, aşağıladım. Hehehe yolda tek başına olmanın güzelliklerinden biri işte böyle hamamböceğiyle konuşmaya başlarsın:)

Bukhara dediğim gibi ilk başta insanı etkiliyor; kervansaraylar, camiler, medreseler. Ama bu etki bende bir gün sonra sönmüştü. Turistik yerlerden oldum olası hoşlanmıyordum ki burası da fazlasıyla turistik bir yerdi.

Meydanda internet kafe bulunuyordu ama turistsiniz ya hemen kazıklamaya çalışıyorlar. İnternetin saatine 4.000 Som isteniyordu. Nukus’ta 2.000 Som’du. Şehir merkezine indim. Çok değil birkaç kilometre sonra Bukhara’nın büyüsü kaybolmuştu.

Yerel halkın kullandığı bir internet kafe buldum. Saati 1.000 Som’du ve hızı oldukça iyiydi.

Aksam bisiklet ile dolanırken İngiliz bir çift ile karşılaştım. Eleman omzunda Ortlieb’in gidon çantası taşıyordu. Birlikte bir seyler içmeye gittik. Güzel bir muhabbet ortamı olmuştu. Ama hava sıcaktı. Saat 21.oo olmasına rağmen burham burham terliyordunuz.

Bukhara’ya geldiğimden beri dişim ağrıyordu. Sabah erkenden dişçiye gittim. Muayenin ilk katı tam anlamıyla döküntüydü, ama üst kata çıktığımda LCD ekranlı dişçi koltuğunu görünce şaşırmıştım. Muayeneden sonra çürük olmadığını söyledi. Rahatlamıştım. Hani ekstra bir masraf çıkmadı diye:)

Hostel’e doğru pedallarken bu sefer İspanyol bir bisikletçiyle karşılaştım. Çin’den yola çıkmıştı ve Türkiye’ye doğru pedallıyordu. Wi-Fi olan bir otel arıyordu, ayrıca tek kişilik ve temiz olmasını istiyordu. Tabii herşey bütçeye göre:) Hostelin sokağında wi-fi’si olan bir hostele yerleşti. Bu arada İtalyan bir bisikletçiyle daha karşılaşmıştık. Adı Mauro’ydu. İspanyol eleman muhabbet arasında Çin vizesinin çok kolay olduğunu söyledi. Vay amk. koyim dedim. Çin vizesi nasıl kolay olur lan? İtalyalı bisikletçi Mauro, Türkmenistan için 5 günlük transit vize almıştı ki herkesin alabildiği sürre buydu ama İspanyol bir aylık turistik vize aldığını söyleyince iyiden iyiye şaşırmıştım. Meğerse acentalara hatırı sayılır bir para ödeyip öyle almış vizeleri.

Bir gün öncesinde şiş kebap yemiştim. Kömür ateşinde pişen etlerin tadı harikaydı. Hele yanında sundukları küçük bir tabak dolusu soğanın tadına doyamadım. Sanırım üzerine sirke dökmüş ve sarımsak suyu eklemişlerdi. Ama gel gör ki ertesi gün tuvaletten çıkamadım. Ulan ya yiyecekler doğal ve bunca zamandır kimyasal yiyeceklere alışmış vücud yemeklere alışamamıştı ya da sabun kullanma alışkanlığı olmayan ellerden dolayı bozmuştuk bağırsakları. Bünye alışsın diye ertesi gün tekrar aynı yere gittim. Hani fıçı biranın tadı bir boka benzemese de 3.5000 Som’du yani ucuzdu. Ama ertesi gün bünye iyice çıldırınca mekana gitmekten vazgeçtim.

Akşam üzeri başka bir çift ile daha tanıştım. Hollandalı Blancehe ve Dowue çifti. Özbekistanı tren ile dolaşıyorlarmış. Bisiklete nasıl izin verdiklerini sordum. Bisikleti poşetleyip o şekilde trene yüklediklerini ve bir sorun çıkarmadıklarını söylediler. Biz konuşurken Fransızlardan oluşan bir gurup geldi. Elemanlar kullandıkalrı araçta yatmak istiyorlarmış ama yasak olup olmadığını sordular. Normalde Özbekistan’da evlerde konaklamak ya da kamp kurmak yasak. Sadece otellerde konaklamaya izin veriliyordu, bu yüzden de insanlar böyle kararsız kalıyorlardı. Girişte doldurduğunuz formların haricinde otellerden aldığınız kayıt kağıtlarını da göstermeniz gerekiyordu. Ülke işte arkadaş; o yasak bu yasak.

Dörtgündür Bukhara’daydım ve sıkıntıdan bunalmıştım. Hava zaten aşırı derecede sıcaktı. Bütün gün hostel odasında takılıyor akşamda gidip soğuk fıçı birayla zaman öldürüyordum. Samarkand’a sanırım 3 günlük bir yol vardı. O taraftan gelen İspanyol’a sorduğumda su probleminin olmadığını söylemişti. Bu yüzden bisiklet ile gitmeye karar verdim. Trenle veya otobüsle urğraşmak istemedim. Sadece 4.5 litre su taşıyacağımdan bir şey olmayacağına kanaat getirmiştim.

Hostelde akşam yemeği veriliyordu. Samarkanda’da görmüştüm; raslantı mı bilemiyorum ama isimlerin arasında B&B olan hostellerin sahipleri hostelde yaşıyorlardı. Eleman akşam yemeği isteyip istemediğimi sordu, olur dedim. Yemeklte salata ve pilav vardı. Pilavın üstüne suda kaynatıp yağda gezdirilmiş ince kıyımlı havuç ve üzerine de et parçaları koyup servis etmişlerdi. Yanında salata ve kara çay vardı. Yemek gerçekten lezzetliydi ya fiyatını sormamıştım. 10 dolarlık hostelde yemek ne kadar olacaktı ki? 21.000 som yani yaklaşık 6 dolardan fazlaydı. Eleman yüz halimden pahalı mı, diye sorunca evet pahalı, dedim.

Yarın sabah yolculuk vaktiydi… Bakalım yolda neler olacaktı?

, , , , , ,

5 Yorum,

  1. Arif Hüküm Says:

    Olcay kardeşim, benzeri bir rotayı 2016 Temmuz-Ağustos aylarında karavan ile planlamaktayım. Sizin paylaşımda bulunduğunuz bilgiler benim için son derece kıymetli. Öncelikle bu paylaşımlar için teşşekkür ederim. Bu otel dışında konaklama yasağı beni de ilgilendiriyor. Bu ülkede geçirdiğiniz her gün sayısı kadar belge ibraz etme zorunluluğu var mı? Belgeleri ülkeden çıkışta soruyorlar mı?
    Selamlar.
    Arih Hüküm

    Reply

    • seyrupedal Says:

      Selamlar,
      ülkeden çıkışta benden herhangi bir belge istemediler, ancak görevlilerin ne ne zaman yapacakları belli olmadığından sağlıklı bir şey söyleyemeceğim.

      Reply

  2. Raşit Soysal Says:

    Olcay, harika anlatım ve resimlemeler için teşekkürler.
    Almata da yaşayan birisi olarak sormak istiyorum, neden Kazakistanı trenle pas geçmeyi seçtin? Kazaklar Özbeklere göre daha medeni ve sıcaktırlar, Türklere karşı ise pozitif önyargılıdır. Pas geçilecek memleket tam olarak Uzbekistan. Ama Kazakistanda bir Buhara, Taşkent veya Semerkand yok, o konuda haklısın, Uzbek daha tarihi bir ülke.
    Not: Soğanın üzerine döktüğü UKSUS denilen sarımsaklı su tam olarak mideni bozan. Ben asla kullanmam.
    Not2: Kazakistan kırsalında tuvalet olayının Uzbekten farkı yok, evet, leş.

    Reply

    • seyrupedal Says:

      Öncelikle teşekkürler. Özbekistan vizesi için geç kalmıştım. Vizeyi uzatma gibi bir şansım olmadığından Kazakistan’ı trenle geçmek zorunda kaldım. Kazakistan treni ise benim için apayrı bir tecrübe oldu. İnsanlar çok cana yakınlar ve çok iyi anlaşmıştık:)

      Reply

  3. Tahir Keskin Says:

    Vay anasını Özbekistan’dan soğudum. Bu ne yav. 🙂
    Her şey bir yana, tuvalet olayı beni bitirdi. 😀

    Reply


Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile belirtilmiştir.

Yorumu gönderebilmek için uygun rakamı giriniz *

PHVsPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZHNfcm90YXRlPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF8zMDBfYWRzZW5zZTwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkXzMwMF9pbWFnZTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvd29vdGhlbWVzLTMwMHgyNTAtMi5naWY8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF8zMDBfdXJsPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfaW1hZ2VfMTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvd29vdGhlbWVzLTEyNXgxMjUtMS5naWY8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9pbWFnZV8yPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tL2Fkcy93b290aGVtZXMtMTI1eDEyNS0yLmdpZjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzM8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzL3dvb3RoZW1lcy0xMjV4MTI1LTMuZ2lmPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfaW1hZ2VfNDwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvd29vdGhlbWVzLTEyNXgxMjUtNC5naWY8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9pbWFnZV81PC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tL2Fkcy93b290aGVtZXMtMTI1eDEyNS00LmdpZjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzY8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzL3dvb3RoZW1lcy0xMjV4MTI1LTQuZ2lmPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfbXB1X2Fkc2Vuc2U8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9tcHVfZGlzYWJsZTwvc3Ryb25nPiAtIHRydWU8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9tcHVfaW1hZ2U8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzLzMwMHgyNTBhLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX21wdV91cmw8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF90b3BfYWRzZW5zZTwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3RvcF9kaXNhYmxlPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3RvcF9pbWFnZTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvNDY4eDYwYS5qcGc8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF90b3BfdXJsPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdXJsXzE8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF91cmxfMjwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3VybF8zPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdXJsXzQ8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF91cmxfNTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3VybF82PC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWx0X3N0eWxlc2hlZXQ8L3N0cm9uZz4gLSAzLWdyZXkuY3NzPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYXNpZGVzX2NhdGVnb3J5PC9zdHJvbmc+IC0gU2VsZWN0IGEgY2F0ZWdvcnk6PC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYXV0aG9yPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hdXRvX2ltZzwvc3Ryb25nPiAtIGZhbHNlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fY29udGVudDwvc3Ryb25nPiAtIGZhbHNlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fY29udGVudF9mZWF0PC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19jdXN0b21fY3NzPC9zdHJvbmc+IC0gPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fY3VzdG9tX2Zhdmljb248L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vc2V5cnVwZWRhbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy8zLWljb24uYm1wPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fZmVhdHVyZWRfY2F0ZWdvcnk8L3N0cm9uZz4gLSBTZWxlY3QgYSBjYXRlZ29yeTo8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19mZWF0dXJlZF9wb3N0czwvc3Ryb25nPiAtIDEwPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fZmVhdF9lbnRyaWVzPC9zdHJvbmc+IC0gU2VsZWN0IGEgbnVtYmVyOjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2ZlYXRfaW1hZ2VfaGVpZ2h0PC9zdHJvbmc+IC0gMjYwPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fZmVhdF9pbWFnZV93aWR0aDwvc3Ryb25nPiAtIDU0MzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2ZlZWRidXJuZXJfaWQ8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19mZWVkYnVybmVyX3VybDwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2dvb2dsZV9hbmFseXRpY3M8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lX29uZV9jb2w8L3N0cm9uZz4gLSBmYWxzZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2hvbWVfdGh1bWJfaGVpZ2h0PC9zdHJvbmc+IC0gNTA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lX3RodW1iX3dpZHRoPC9zdHJvbmc+IC0gNTA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19pbWFnZV9zaW5nbGU8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fbG9nbzwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly9zZXlydXBlZGFsLmNvbS93cC1jb250ZW50L3dvb191cGxvYWRzLzgtVXN0Mi5qcGc8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19tYW51YWw8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vc3VwcG9ydC90aGVtZS1kb2N1bWVudGF0aW9uL2ZyZXNoLW5ld3MvPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fcmVzaXplPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3J0bmFtZTwvc3Ryb25nPiAtIHdvbzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3dfY2Fyb3VzZWw8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fc2hvd192aWRlbzwvc3Ryb25nPiAtIGZhbHNlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fc2luZ2xlX2hlaWdodDwvc3Ryb25nPiAtIDE4MDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3NpbmdsZV9pbWFnZV9oZWlnaHQ8L3N0cm9uZz4gLSA5NjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3NpbmdsZV9pbWFnZV93aWR0aDwvc3Ryb25nPiAtIDIwMDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3NpbmdsZV93aWR0aDwvc3Ryb25nPiAtIDI1MDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3RhYnM8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdGhlbWVuYW1lPC9zdHJvbmc+IC0gRnJlc2ggTmV3czwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3RodW1iX2ltYWdlX2hlaWdodDwvc3Ryb25nPiAtIDk2PC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdGh1bWJfaW1hZ2Vfd2lkdGg8L3N0cm9uZz4gLSAyMDA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb191cGxvYWRzPC9zdHJvbmc+IC0gYTo2OntpOjA7czo1NToiaHR0cDovL29sY2F5Z3V6ZWwuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvd29vX3VwbG9hZHMvOC1Vc3QyLmpwZyI7aToxO3M6NTU6Imh0dHA6Ly9vbGNheWd1emVsLmNvbS93cC1jb250ZW50L3dvb191cGxvYWRzLzctVXN0Mi5qcGciO2k6MjtzOjU0OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy82LVVTVC5qcGciO2k6MztzOjU0OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy81LVVTVC5qcGciO2k6NDtzOjU0OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy80LVVTVC5qcGciO2k6NTtzOjU1OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy8zLWljb24uYm1wIjt9PC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdmlkZW9fY2F0ZWdvcnk8L3N0cm9uZz4gLSBTZWxlY3QgYSBjYXRlZ29yeTo8L2xpPjwvdWw+