İkinci Bölüm

Pts, Eki 6, 2014

İkinci Bölüm, Özbekistan, Ülkeler

İkinci Bölüm

Gökyüzü mavi, yanıyor
Bir ağaca dayıyorum sırtımı
Serin gölgesinde kapatıyorum gözlerimi
Rüzgar esiyor, okşarcasına…
Aya Kito’nun sıcak yüreğinden akan sözcükler canlanıyor düşüncelerimde; Hayat, her şeye rağmen güzelsin.

Sabah bisikleti hazırlayıp yola koyuldum. İlk durak Navoiy’di. Bisiklette 4.5 litre su vardı. Akşama doğru yeşil alanlar yerini kurak topraklara bıraktı. Benzin istasyonun birine girdim ve gideceğim yönün çöl olduğunu söylediklerinde taşıdığım su miktarı da 4.5 litreden 6.5 litreye çıkmıştı. Çok değil bir süre pedalladıktan sonra bisiklet titredi. Umarım ruble tarafından kırılmamıştır, diye mırıldandım ya evet şansıma bu sefer ruble tarafından kırılmamıştı.

Kırık olan iki jant telini değiştiriken.
DCIM100GOPRO
Sabah kalktım, güzel bir kahvaltıdan sonra yola koyuldum. Bakalım, dedim kendi kendime bugün kaç tane jant teli kırılacaktı. Yola çıktığımdan beri toplamda 8 tane kırılmıştı.

Pedallarken park etmiş Türk plakalı iki tane tır gördüm. Gittim ve selam verdim. Şansıma kahvaltı yapıyorlardı ve çay ikram ettiler. Şoförlerin birinin adı Mahmut, diğerinin de Hüseyin’di.

Muhabbet esnasında farkettim ki ikisi de Özbekistan’dan hoşlanmıyorlardı. Nedenini sorduğumda, “pis herifler,” diye söz başladı Mahmut; “ülkeye ilk girişimdi. Tuvalete gittimştim ki ne göreyim?… Hani Allah ne verdiyse… Bizdeki gibi kapı filan da yok. Döndüm hemen çıkacağım, arkadan seslendi yanda boş yer var, diye; lan olsa n’olor dürzü, deyip çıktım. Su desen yok, sabun desen yok.”
“Müslümanlar, temiz olmaları gerekir,” dedim. Hani arapların methini de duymuştum ya sadece tepkisini merak etmiştim.
“Ne Müslümanı,” dedi. “Ezan sesi duydun mu, hiç?”
Hüseyin, “bir tane güvenlik görevlisi vardı,” dedi; “adını unuttum şimdi. Adam iş vaktinde namaz kılıyor, diye örgüt mü kuruyorsun, diyerek adamı işten kovmuşlardı.”

Ülkede islami hareketler devletin varlığına tehdit olarak algılandığından mesai saatinde namaz kılmak bir yana Arapça Kuran-ı Kerim ve camilerde ezan dahi yasaktı.

Açıkçası fazlasıyla turistik olan Özbekistan benim de hoşuma gitmemişti. Tacikistan’ı, sordum, ama Mahmut’un bir anısı daha varmış:)

“Günün birinde bunların fabrikalarına gitmiştim. Türkiye’ye alüminyum götürecektim. Orada çalışan bir arkadaş vardı. Abi istiyorsan gel bir banyo yap, dedi. Bir gittim ki ne göreyim herkes anadan doğma çıplak. Ulan hiç mi, utanma arlanma yok! Arkadaş’a sordum, bunlar hep böyle mi, diye. Böyle, dedi. Hani sen varsın diye şort giydim. Yoksa bende bunlar gibi duş alıyorum.”

Hüseyin yanımda ilaç olup olmadığını sordu. Olduğunu söyledim.
“Sınırdan geçtiğine göre hepsi reçeteli.”
“İlaçların olduğu çantayı üst ranzada unutmuşum aranmadı. İçinde reçetesiz ilaçlar var.”
“Aman,” dedi Mahmut, “ne olursa olsun at gitsin. Bu deyyuslar ilaç olayına takıntılılar, başına iş alırsın sonra.”

Biz muhabbet ederken başka bir tır gelip diğer tırların yanına park etti. Şoforün adı Ekrem’di. Ağrılı baba adam:) Muhabbet esnasında neden Samarkand’a gittiğimi sordu. Bukhara’dan yolu uzatmadan Termiz’e doğru gidebileceğimi söyledi. Durumu anlattığımda, “bisikletini benim tıra yüklüyoruz ve Samarkand’a gidiyoruz,” dedi. “Ne iki günü, iki saat sonra oradayız. Bu akşam bizim misafirimiz olursun. Yer, içer eğleniriz. Hem bak bakalım tırcıların eğlencesi nasıl oluyormuş.”

Bisikleti tırın stepne kısmına sıkıca bağlayarak yerleştirdik. Çantaları da yatağın üzerine koyduk. Tıra her zaman binmek istemişimdir ya gün bugünmüş; içeriye ayakkabıyla girmek yasak daha ne olsun:)

Bir ülkeyi yakından tanımak istiyorsanız oranın müdavimleriyle konuşacaksınız. Ekrem yaklaşık 10 yıldır buralara gidip geliyormuş. Yolda tanıştığım bir Özbekistan’lı Türkiye’yi modern olmakla eleştirmiş ve kendi ülkesinde kadınların açık-saçık(?) olmamasıyla övünmüştü ama sanırım ya hiç köyünden dışarıya çıkmamıştı ya da durumu kabullenmek istememişti, çünkü Ekrem’in dediğine göre fuhuş yaşı 16 yaşına akdar inmişti. Kadınların bazıları bisiklet üzerindeyken ya da yolda yürürken gözlerinizin içine bakıp gülümsediklerinde bunu cana yakın olduklarına varsaymıştım ama işin iç yüzü farklıymış. “Bak,” dedi. Genç bir kız otosyop çekerken, “bunlardan buralarda çok görürsün.”

Yol asfaltı, ama bozuktu. Ekrem elinden geldiği kadarıyla yavaş sürmeye çalışıyor ancak tırın her sarsılışında söyleniyordu. “Görüyorsun işte, bu boktan yollar için bir de bizden para alıyorlar.”

Özbekistan’a geldiğimden beri kime sorsam devletlerini öve öve bitiremiyorlardı. Dört dörtlük bir devlet kavramı benim kafama yatan bir şey olmadığı gibi Özbekistan devletinin de eli temiz değildi. 2005 yılında Kara Cuma diye anılan Andican olaylarında devlet başkanı Islam Karimov’un emriyle silahsız göstericilere askerker tarafından ateş açılmış ve (kimi kaynaklara göre) yaklaşık 1.500 sivil öldürülmüştü. Yabancı diplomatik görevlilerinin ve görgü tanıklarının yurt dışı haber ajanslarına verdikleri bilgilere göre öldürülen sivillerin arasında kadınların ve çocukların olduğu, yaralı olan insanların kafalarına sıkılarak öldürüldükleri ve cesetlerin topluca gömüldükleri bilgileri verilmişti.

“Hangi Özbeğe denk gelsem devletlerini öve öve bitiremiyor,” dedim. “Kendi otomobilimiz var, yılda beş milyon ton pamuk ihraç ediyoruz, doğal gaz ihraç ediyoruz falan filan…”
“Sıkıysa ters bir şey söylesinler,” dedi; “anında ortadan kaybederler.”
“Kimler tarafından?”
“Askerler.”

Pamuk tarlalarının yanından geçiyorduk. “Hasat mevsimi bir aya kalmaz başlar,” dedi. “Herkes de pamuk tarlalarında çalışmak zorundadır. Dükkanı olan bile dükkanını kapatıp gitmek zorunda.” Hani insan şaşırıyor; “ya gitmek istemezsen?” diye sorduğumda bıyık altından gülümseyerek, “öyle bir seçeneğin yok!” dedi.

Samarkand’a vardığımızda önce İranlıların takıldığı bir tır parkına gittik. Küçük bir gazinosu ve havuzu olan pek de hoş görünmeyen bir yerdi. İki katlı evin penceresinde duran kadınlara bakınca göz kırpıp gülümsemeye başladılar. İki tane tır havuzun yanına park etmişti. Ekrem İranlı şoförlere tükürür gibi baktıktıktan sonra; “orospu çocukları,” dedi; “müslümanım, diye övünür sonra da buraya gelip orospuların koynundan çıkmazlar!” Aslında konunun müslümanlıkla bir alakası yoktu. Ekrem İran’ı ve İranlılar’ı sevmiyordu, aslına bakarsanız ülkeden hiç bir Türk şoförü hoşlanmıyordu çünkü İranlı yetkililer Türk tırlarına en son izin veriyor, bazen 28 km.’ye varan tır kuyrukları oluşuyor ve ülkeye girebilmek için günlerce beklemek zorunda kalıyorlardı.

Peki biz neden bu parka buraya gelmiştik? Ellerindeki fazla mazotları burada satıyorlardı. Ekrem’in abisi ve en genç akrabası da oradaydı. Beklemeyeyim diye abisiyle Türklerin konakladığı tır parkına gittik. Burası daha iyiydi. Büyükçe bir yeşil alanı ve akşamları gazino olarak kullanılan, içerisinde; banyo, çamaşırhane, revir ve mutfağın olduğu tek katlı binası vardı. Kirli çamaşırlarımı çamışırhaneye verdikten sonra banyoya girdim. Sıcak duş harika gelmişti. Kurt gibi acıkmıştım hani. Ismarlama gelen et soteyi güzelcene mideme indirmiştim.

Ekrem geldikten sonra bisikleti ve çantaları indirdik. Tellerle çevrilmiş olan ağaçlıklı yeşil alana çadırı kurdum. Ekrem dış kapının yanında bekleyen bekçiyi çağırdı ve tehditkar bir ses tonuyla, “eğer,” dedi “buradan herhangi bir şey kaybolursa, hesabını senden sorarım!”

Bu parklar dışarıya göre oldukça pahalıymış. Yeme içme kişinin kendi keyfine kalmış, ancak iş eğlenceye geldiğinde hemen herkes yorgunlukarını gazinoda atıyorlarmış.

Hüseyin ile birlikte banka oturmuş biralarımızı yudumluyorduk. Başka bir tır şoförü geldi, morali bozuktu. Gümrükte kardeşini göz altına almışlardı. Kardeşi sinir hastasıymış ve doktorun verdiği reçeteli ilaçların bir tanesinde 1 mg… çıkmış (içeriği şu an hatırlamıyorum). Kardeşinin ne zaman mahkemeye çıkacağı belli olmadığı gibi tırı almalarına da izin vermemişler. Hüseyin doktor reçetesi varsa bir şey yapamazlar dese de adam umutsuzca başını sallayıp ne olacağını bilmediğini söyledi. -Sabahleyin ilk işim bütün reçetesiz ilaç ve vitamin haplarını çöpe atmak oldu.

“Ülke böyle işte,” dedi Hüseyin. “Her şeyi dert!”
“Pamuk hasatı zamanında herkes tarlalara gitmek zorundaymış?”
“Doktor bir dostum var, o da geçenlerde dert yanıyordu. Daha önce öğrencileri gönderiyorlarmış, ama öğrenciler derslerden geri kalıyorlar diye artık kadrolu görevlileri göndereceklermiş.”
“Gitmeme gibi bir şansın yok tabi.”
“Nereye gitmiyorsun? Servisler, kalacak yerler, kısacası her şey ayarlanıyor… O kadar oku doktor ol, ama üç beş kuruşa çalış yetmeyince orospuluk yap, zorla git pamuk tarlasında çalış. Burası da böyle işte… O kadar ülke geçtim ve şunu gördüm; bir ülkede baskı ne kadar çoksa fuhuş da o kadar çok oluyor.”

Daracık şortlu garson kızlar akşama hazırlık için avluyu yıkıyorlardı. Ekrem’in genç akrabası geldi. Garson kızları gösterdi; “akşama hazırlık yapıyorlar,” dedi. Her akşam aynı müzik, aynı suratlar ve aynı şeyler, ama adamlar bıkmıyorlar.”

Hüseyin devam etti; “önceleri bir kadına elbise, ayakkabı gibi hediyeler alıyor üstüne de 50 dolar para veriyor gidene kadar vakit geçiriyorduk. Buralar için iyi paraydı, ama bazı şoförler olayı abarttı ve kadınlara binlerce dolar harcamaya başladılar… Öyle işte, nereye gitsek içine ediyoruz.”

Akşam oldu. Masalar çoktan kurulmuş ve müzik başlamıştı. Bu akşam çok dolu değilmiş, yoksa oturacak yer bulunmuyormuş. Etraf birden taksilerle gelen kızlarla dolmuştu. 18 yaşından 30 yaşına kadar Özbek ve Rus kızlar sahnede dans etmeye başlamışlardı.

Müzik bangır bangır çalıp ortalığı inletirken Özbek hatunlar sahnede halay çekiyorlardı. Ben de ısmarlama şişe biramı yudumluyordum. Ekremin genç olan akrabası, “birazdan para saçmaya başlarlar,” dedi. Ekrem’de bu para saçma olayından bahsetmişti ve o da hoşlanmıyordu.

‘Evde karısı çocuğu aç gezer, adam da burada kazandığı bütün parasını bunlara saçar!’

IMG_8205

IMG_8202_1

Oyunlar oynanıyor, içkiler içiliyor kafalar güzelleşiyordu. Derken şoförlerden biri çıkıp kızlardan birine para saçmaya başladı. Yanında oturduğum arkadaş adama tükürür gibi bakmaya başladı. Kafasını salladı. “Görüyorsun işte, rezaletin bini bin para. Evde karısı yiyecek ekmek bulamaz ama burada bütün parasını orospulara saçar. Bugün kalabalık değil, olsa görürdün; bunlardan çok var burada. Hele bir tanesi vardı ki düşman başına. Dostuna ayda neredeyse 1.500 dolar para harcardı. Tırın bakımını bile yaptıramayacak hale geldi ve tırını İran’da bırakıp Türkiye’ye dönüp borç aldıktan sonra bakımını yaptırdı,” dedi.
“Bu kadınların,” dedim, “fiyatı 30 ila 50 dolar arası, değil mi? Neden bu kadar para harcıyorlar?”
“Görmemişler de o yüzden. Kafalarını köylerinden kasabalarından çıkartmayan insanlar bunlar. Kadınlardan biraz ilgi görünce kendilerinden geçiyorlar.”

İçkiler su gibi akıp gidiyordu. Kızların içerisinde uzun kumral saçlı, saçları gibi uzun elbiseli bir kadın vardı. Çok güzel oynuyordu. Yağmurdan sonra açan gökkuşağı gibi insanı türlü duygulara sürüklüyor, her bir harekertiyle size alıp götürüyordu.
“Hoşuana gitti mi?” diye sordu. “Gitti,” dedim. “50 dolara sana her şeyini verir,” dedi. İçimdeki güzel duygular bu son sözlerle sönüp yok olmuştu.

Saat on ikiye gelmişti. Kalkmak üzereydim ki şişmanca bir hatun yanımıza geldi. Özbek hatunların Mamasıymış. Yanımda oturan arkadaşa, “nasıl hoşuna gittler mi?” diye sordu. Ellilerinde olan şoför arkadaş dudak büktü ve “gitmedi,” dedi. Bir ateş salımı gelip Mamanın gözlerine oturdu, “senin .mına korum, daha iyisini mi bulacan lan!” dedi. Arkadaş kahkahayı koyverip yanındakine baktı, “nereme koyacakmış nereme? Şunlara bir bak ya içini cızlatan var mı?”
“İçine sıçım senin!”,
“Ulan biz olmasak .mınız kurtlanır be!”
“Siktir git!”

Samarkand da Bukhara gibi cehennem ateşiyle yanıyordu. Gezginler tarafından popüler olan B&B Bahodir’de kalacaktım. Avludan bir görüntü.
Seyru
Bukhara’da karşılaştığım İtalyan Mauro ve İngiliz çifte buradaydılar. Lonely Planet burası için pek güzel şeyler paylaşmamıştı ki hak da verdim. En azından odalarda klima yoktu. Bukhara’da vardı ve olması da gerekiyordu, çünkü sıcaktan geceleri yatmak ıstırap halini alıyordu.

Duvar komple gezginler tarafından bırakılanlarla dolup taşmıştı.
seyrupedal_2

Seyrupedal da duvarda yerini aldı. Seyrupedal

Jant tellerinin sıkıntısından mı, yoksa aşırı sıcaklardan dolayı mı, bilemiyorum ama şehiri dolaşmak içimden gelmemişti. Daha doğrusu şehirler ile aram pek iyi değildir. Hele turistik olanlarla. Belki bir gün, bir şehirde bu soğukluğu aşmayı başarabilirdim… ama bunun Özbekistan’da olmayacağı ortadaydı.

Ayın 23’ü olmuştu. İnternetten kargonun barkod numarasını kontrol ettim. Kargo Samarkand’a gelmiş görünüyordu. Sabah gittiğimde yok denildi. Öğleden sonra bir daha gittim ve kargonun geldiğini öğrendim. Kutuyu açtım. İlk farkettiğim şey yeni jant setlerinin ağır oluşuydu. Jantlara bakarken, hassiktir, dedim. İç lastiğin girdiği delikler küçüktü; yani iğne sibop uyumluydular. Bendeki iç lastikler ise otomobil siboplu uyumluydu. Civardaki bütün bisikletçileri gezdim ama iğne sibop uyumlu iç lastik bulamadım. Kime sorsam Özbekistan’da bu iç lastiği bulamazsın, dediler. Delikleri önce matkapla genişletmeyi düşündüm ama riskli bir hareket olacaktı. Hakan Kayışlıgil’in önerisiyle hırdavatçıların bir tanesinden yuvarlak ağızlı küçük bir el levyesi aldım. Haififçe delikleri genişletip bendeki iç lastiklere uyumlu hale getirdim. İğne uçlu iç lastikleri kullanmayı zaten sevmiyordum. Özellikle bu bölgelerde kolayca bulunabilecek bir şey değildi.

Yeni jant seti şöyleydi:
Jant: Rigida Sputnik Heavy Use 36 Delikli
Jant telleri: DT Swiss Competition Tour Double Butted 2.1
Ön-Arka Göbek: Shimano XT M785 36D
Ruble: Deore 11-36 10V

Samarkand’dan sonraki ilk yol günüm ise evlere şenlikti. Yolda ilerlerken, elinde mantar tabancası patlamış ve mantarı tekrar tabancanın ağzına takan bir çocuğun ürkekliğiyle sürekli olarak arka jantta bakıyordum, ancak 10.5 litre su ve küçük bir kavun taşımama rağmen hiçbir şey olmamıştı.

Bir sabah vakti.
DCIM100GOPRO
Yolun ilk akşamı kamp atacak bir yer arıyordum. Derken uzaktan biri elini havaya kaldırmış gelmem için işaret ediyordu. Her elini kaldıran kişinin yanına gider misin, diye sorulursa her zaman değil, ama insanların yanına gittiğiniz zaman hal ve hareketlerinden güvenilir olup olmadıkları anlaşılıyordu. Belki kamp için uygun bir yer de bulabilirdim. İkisi 20’li yaşlarda delikanlı ve yaşlı bir adam vardı. Hemen bir tane karpuz kestiler. Acıkmaya başlamıştım ya karpuz iyi gelmişti.

Babaları 80 yaşından ama değme delikanlılara taş çıkaracak kadar dinçti. Torunlarının ve oğlunun yaptığı işi beğenmiyor, başlarında sürekli azarlayıp duruyordu.
IMG_8271

Akşama doğru.
IMG_8293

Babaları tarlada kaldı. Biz oğlu ve iki torunuyla, onlar otomobille ben de bisikletle yola koyulduk. Tek katlı köy evinde yaşıyorlardı. Meraklı sorularına cevap verirken kıtlama şekerle gelen çaylarımızı yudumladık. Hava kararmıştı ve köyde elektrik yokmuş. Hava sıcak olduğundan dışarıya yer yatakları yapmışlardı. Börtü böcek durumlarından dolayı daha önce çadırın dışında yatmamıştım ya bu benim için de ilk olacaktı.

Evin reisi yanıma geldi ve “bisikletini merak etme, benimle geliyorsun,” dedi.

Özbek yapımı otomobille yola koyulduk. Yolu aydınlatan otomobilin ışığından başka ışık yoktu. Işığa gelen börtü böcekler ön cama çarparken karanlığın içerisinde süzülerek ilerlemek ilk başta biraz tuhaf gelmişti.

“Bu Türk müziği mi?”
“Evet.”

Otomobile bindiğimizden beri MP3 çaların kumandasıyla Türk müziği arıyordu. Çalan Azeri müzikti ama daha fazla uğraşmaması için, Evet, demiştim.

Eski dökük bir binanın önünde durduk. İçeride elektrik vardı ya da jenaratörle çalışıyordu. Futbolu sevip sevmediğimi sorduğunda sevmediğimi söyleyince dışarıya oturduk. Evlerinden oldukça uzakta olan bir lokantaya gelmiştik. Ancak kendisininde buraya çok gelip gittiği belli oluyordu çünkü hemen herkesi tanıyordu.

Yan masada oturan gençlerle beni tanıştırdı. İçlerinden bir tanesi cebinen çıkarttığı poşetteki ince kıyılmış tütünü uzattı. İyi kafa yaptığını söyledi. Hayır, diyerek teşekkür ettim.

Yemekte soslu tavuk ve üzeri yoğurtlu salata vardı. En son ne zaman böyle lezzetli tavuk yemiştim?… Tadı bir harikaydı. Salata ise ayrı lezzetliydi. Tabaklarda ne var ne yoksa süpürmüştüm.

Sabah dört gibi uyandırdılar. Çay, kıtlama şeker, bayat ekmek ve yoğurt kahvaltımızdı. Taş gibi katılaşmış ekmeği çaya bandırıp yumuşatıyor ve öyle yiyorlardı. Muhabbet esnasında Türkiye’deki çalışma durumlarını sordu. Belki Türkiye’ye gidip çalışabileceğini söyledi. Asgari ücretin ne kadar olduğunu söyleyince, azmış, dedi. Hava aydınlandığında hazırlanmış yola çıkmak üzereydim. Herkesle selamlaştıktan sonra evin reisi yanıma geldi ve elime para tutuşturdu. Ne kadar ısrar etsem de parayı cebime koydu. Durumlarından fakir oldukları belli oluyordu. Buna rağmen akşam yemeğe götürmüş ve para ödetmemişti bir de üstüne cebime harçlık koymuştu. İçim bir tuhaf olmuştu. Tekrar teşekkür edip bu güzel insanları geride bırakarak yola koyuldum.

Hava 45 derece yanıyordu. 12 litre su taşımaya başlamıştım.
DCIM100GOPRO

Baysun’a doğru son kontrol noktasına gelmiştim. Ne abartı bir güvenlik önlemiydi öyle? Sanırsınız ki başka bir ülkeye geçiyordunuz. Yerel halk bütün eşyalarını X-ray cihazından geçirmek zorundaydı. Yoldan geçmeme izin vermediler ve binaya doğru gitmemi söylediler. Bir de çantaları açtırırsak işimiz var dedim. Ancak sadece kısa bir sorgudan geçtim ki soruların çoğunu da anlamamazlığa getirdim. Yalan yok ülke iyice bunaltmıştı.

Boysun Ağaçlarla çevrelenmiş, yeşildi. Ancak çok sürmemiş yine yerini kurak topraklara bırakmıştı. Önüme çıkan rampaları ter içerisinde pedallıyordum ama en sonunda bir ağacın gölgesinde mola vermek zorunda kaldım. Hava serinleyinceye kadar da yerimden kalkmaya niyetim yoktu.

Bir şeyler atıştırırken bir tır gelip durdu. Benden farı isteyip mazot tankının içerisini kontrol ettiler. İşleri bittikten sonra gelip yanıma oturdular. Nerden geliyorum, nereye gidiyorum sorularından sonra konu Kurtlar Vadisi’nden açıldı. Sonra Türkiye’de mafya olup olmadığını, insanların öyle öldürülüp öldürülmediğini sordular. Kurtlar vadisini izlemediğimden kimi, nasıl öldürdüklerini bilmiyordum ama film diye geçiştirdim. Kendi ülkerinde mafya olup olmadığını sorduğumda eleman, en büyük mafyanın devlet başkanının olduğunu söyleyince öbürü anında kolunu dürttü ve politika yapma, dedi. O da sanki boş bir anına gelmiş gibi toparlandı ve ülkelerinin ne kadar iyi olduğu masalına başladı.

‘Anında ortadan kaybederler.’

Ne kadar uğraşsam da ağzından bir daha laf alamadım. Sonra konu müslümanlıktan açıldı ve ülkelerindeki televizyonlarda açık seçik görüntülerin kesildiğini ve böyle de olması gerektiğini söyledi. Konuyu bitirmişti ki yüzünden kocaman bir gülümsemeyle kadınlarla yatıp yatmadığımı ve Özbek kadınlarının çok güzel olduklarını söyledi. Konu uçkura gelince hiç bir şeyin önemi kalmıyordu.

Son sınır şehri Danau’ya varmak üzereydim. Geldiğim yerler nasıl kuraksa, burası da tam tersine yemyeşildi her yerde çeşme vardı.

Üç gün erkenden gelmiştim ve mecburen üç günü otelde geçirecektim. Anayoldan çıkıp sola saptıktan ve demir yolundan geçtikten sonra şehire doğru pedallamaya başladım. Üç gün sonra ülkeden çıkacaktım ama içim yine de rahat değildi. Çünkü sınırda doldurdukları formda mevcut olan elektronik cihazların yazılması gerekiyordu. Formdaki yazılar Özbekçe ve Rusça’ydı. Üç tane asker tarafından sorgulanmam sonrasında formu imzalayan asker tarafından dahi uyarılmamıştım. Hangi tır şoförüne sorsam sorun çıkartabileceklerini söylemişti. Bakalım neler olacaktı?

Otele vardığımda resepsiyondaki adam şehire ne maksatla geldiğimi sorunca neden bilmek istediğini sordum; “bilmemiz gerekiyor,” dedi. Sebebini söyleyince bir yeri arayıp bilgi verdi ya muhtemelen polis istasyonuydu.

Akşam öylece yatakta uzanmışken kapı çalındı. Resepsiyonda duran görevlinin biri, beni restauranttan çağırdıklarını söyledi. Kim beni niye çağırsın?… Umursamadım. Aradan on dakika geçmemişti ki kapı bir daha çalındı. Ayni görevlinin yanında bir kadın duruyordu ve “çağırıyoruz, niye gelmiyorsun?” diye Türkçe olarak sordu. Şaşkınlıktan öylece kalakalmıştım.

Birlikte giriş katında bulunan restauranta gittik. Yuvarlak masada dört kişi vardı. Biri kadın, on yaşlarında bir kız çocuğu, otuzlarında gösteren Özbek bir adam ve onun yanında da ellilerinde gözlüklü bir adam vardı. Gözlüklü olan beni görünce, “hoş geldin,” dedi.

Selamlaştıktan sonra yanına oturdum. Adı’nın Sami olduğunu ve İstanbul’da oturduğunu söyledi. Garsonlar otelde başka bir Türk’ün olduğunu söyleyince tanışmak istemiş. Sami de tır şoförüymüş. Tırını Tacikistan’da bırakıp iki günlüğüne buraya gelmiş. Nedenini sormaya gerek yoktu çünkü gözlerini yanımda oturan kadından alamıyordu. Küçük kız çocuğu yetimmiş ve Sami’nin takıldığı kadın annelik yapıyormuş. Anladığım kadarıyla kadın Sami ile buluşmak istememiş ama Sami’nin ısrarlı telefonlarına dayanamamış ve taksiye atlayarak restauranta gelmişler. Odaya gelip çağıran kadının adı Lala’ydı. Genç Özbek -Afgan asıllıymış- Lala’nın eski sevgilisiymiş.

Lala garsonu çağırdı ve hareketli bir parça çalmasını söyledi. Bu arada kadınların ikisi de Türkçe’yi iyi konuşuyorlardı. Lala’nın eskiden tır şoförlerinin takıldığı bir lokanta işletiyormuş, ama polis lokantayı basıp kapatmış. Dediğine göre arada sırada gelip evinde arama yapıyorlarmış.

Muzik çalmaya baslayinca iki kadın da oynamaya basladi. Özellikle Lala çıplak ayaklarıyla değme dansçılara taş çıkartacak kadar iyi oynuyordu. İkisinin de oynayış tarzları Hint danslarını andırıyordu. Masada şişe biralar, çerezler derken ortalık iyice şenlenmişti. Sonra Özbek eleman da bunlara katıldı. Vay arkadaş o nasıl bir vücud titretmedir öyle?! Hani kimseyi taktıkları da yoktu. Sami, “iş eğlenceye geldimi kendilerinden geçiyorlar,” dedi. Harbiden de öyleydi.

Sami’nin takıldığı hatun bira bittikce bardağımı yeniliyordu. Buz gibi soğuk Alman birası. Kim hayır diyebilir ki:) İçtikçe güzelleşmeye başlamıştık. Özbek eleman bir ara başka bir masaya geçti ve oradaki elemanlarla konuşmaya başladı. Lala yüzünde kocaman gülümsemeyle dans ediyordu. Diğer kadın yanıma yaklaşıp onlar ayrıldı diye kulağıma fısıldadı. Lala da sanki anlaşmışlar gibi gözünü benden ayırmıyordu. Hani yalan yok dans edişine hasta olmuştum; gerçekten çok güzel oynuyordu.

Lala dans ederken Sami`nin yanina geldi. “Haydi, haydi,” dedi. Sami gülerek, “ulan namussuz bütün paramı bitirdin,” dedi ve cebinden çıkarttığı paraları Lala’nın başından aşağıya saçmaya başladı. Lala’nın eski sevgilisine baktım, oralı bile değildi.

Lala oturduğunda, eski sevgilisine karşı yüzünü ekşiterek, “şuna bak,” dedi Sami’ye. “Hala bana aşıkmış(!) Bir gidiyor, gelmiyor; para filan kazandığı da yok. Ne yapayım ben böyle adamı. Bırak diyorum peşimi, bıraktığı yok… Ama bitti abi! Gitsin bundan sonra kiminle takılırsa takılsın.”

İstanbul’lu Sami. 24 gün boyunca direksiyon sallamıştı. 6 gün İran sınırında tır kuyruğunda hasta olarak beklemiş, Tacikistan`da yükü boşaltıktan sonra sınırı geçerek sevgilisinin yanına gelmişti. Bunun için Tacik sınırında rüşvet vermiş, Özbek sınırında, neden tırsız gerliyorsun, diye sorulduğunda, arkadaşlarımla buluşacağım, diye yalan yere dil dökmüştü.

Bir ara tuvalete gittim. Dönünce Lala yanıma oturmamı söyledi. Masanın altından elimi tuttu. Kulağıma ondan ayrıldığını söyledi. Eski sevgilisi karşımda oturuyordu, ama nasıl bir muhabbetse artık adamın oralı olduğu bile yoktu.

Saat ilerledikçe masada soğuk, gergin bir ortam oluşmuştu. Sami kadına aşıktı, ama kadın oralı olmuyordu. Küçük kızı tuvalete götürdüğünde Lala, “abi istemiyor, işte niye zorluyorsun?” diye sordu. “Seviyorum,” dedi Sami; “biliyorsun eskiden bir sürü kadına takılırdım, ama şimdi hiçbiri yok, sadece o var.”
“Ya abi, bak olmuyor işte.”
“Olmayan ne?”
“Biliyorsun seni abim gibi severim. Görüyorsun işte istemiyor… Hani benden duymuş olma ama onun burada dostu var?”
“Dostu varsa bu gece burada işi ne?”

Sami’nin kafası dumanlıydı ve anlamak istemiyordu. Geceyi onunla birlikte geçirmek istiyordu. Önce evine gitmek istedi, ama kadın evde annesin olduğunu söyledi. Bayağı bir tartıştılar. Kadın sürekli olarak önceden haber vermediğinden şikayet ediyordu. Sami’de onun için tırını öbür ülkede bırakıp burlara kadar geldiğini söyleyip duruyordu. Sonra otelde kalmasını söyleyince iki kadında hiddetlendi. Biz şeymiyiz, dediler. Sami bir şey olmayacağını görünce morali bozuldu. Kadın da Sami’yi yatıştırmak için sabah erkenden geleceğini ve bütün günü ve geceyi birlikte geçireceğini söyledi. Sonra da bana bakıp, “sen de gelirsin,” dedi. Sami’nin canı sıkılmasın. Birlikte yer, birlikte içeriz. Lala da gelir, güzel bir gün geçiririz.”

Ayrılırken Lala elimden tutarak beni otelden dışarıya çıkarttı ve yanıma sokulup kulağıma tekrar ondan ayrıldım, diye fısıldadı. Bir eli, elimin üzerindeydi. Öbür eli de vucudumda dolaşıyordu ama öyle şehvetle değil de yolunacak kaz misali gibiydi.

Sami uzun süredir içmediğini söylemişti ya bu gece bozmuştu bu kuralı. Bir ara dayanamayıp heyecanla, “aşığım be sana aşığım,” derken gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. İki günlük mutluluk için önemli değildi havada savurduğu paraları, ama değer miydi?… Öylece omuzlarını düşürmüş, üzgün gözlerle sallana sallana restauranttan çıkan adama bakınca yüreğim burkulmuştu. Yazık, diye geçirdim içimden. Vesikalı Yarim filmi değildi ki bu…

….

Not defterimden: Özbek sınırı.

Türk pasaportunu görünce Abi, diye hitap ediyorlar. Özbek sınırına geldim. Kadın görevli de abi diye hitap edince, kaşlarımı kaldırıp mağrur bir delikanlı edasıyla, evet yavrucuğum, dedim. ilk doldurduğunuz formda 200 dolar yazmışsınız ama yeni formda 290 dolar yazmışsınız. Evet yavrucuğum, çünkü 21 gün boyunca hiç para harcamadım. O elinde tuttugun kagıtta muhasebe defteri ya iki tarafta aynı olacak. Hani yanımda bu kadar para taşımam ama ülkenizde atm yok öyle siktiri boktansınız. Duşanbe’de ne olacağını bilmediğimden o kadar para çektim bankadan. Yeni form doldur abi, 200 dolar yaz.

Asıl eleman geldi. Hava sıcak, yediği yemeği daha sindirememiş. Bir bana bakıyor bir çantlara hani açtıracak ama eriniyor. Fotoğraf makinesindeki fotograflara baktı öylesine. Sonra kolunu uzatıp eliyle şırınga işareti yaptı, eroin, var mı? diye sordu. Oda bir anda karardı. Arkada biri ıslık çalıyordu. Melodi ise kurtlar vadisini andırıyordu. Mesleki defarmasyon, gözlerimi kısıp önce sol sonra da sağ tarafı kontrol ettikten sonra yanına yaklaşıp kaç gram lazım, diye sordum… Ulan kahkayı koy verdim, hani soru beklemediğim yerden gelmemişti. Adam kaşlarını çattı da arkadaş 45 derecede pedallayıp uyuşturucu kuryeliği mi yapılır? Kollarım ve ayaklarım amele yanıklığından kuşak atladı.

Not:

, , , , ,

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile belirtilmiştir.

Yorumu gönderebilmek için uygun rakamı giriniz *

PHVsPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZHNfcm90YXRlPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF8zMDBfYWRzZW5zZTwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkXzMwMF9pbWFnZTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvd29vdGhlbWVzLTMwMHgyNTAtMi5naWY8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF8zMDBfdXJsPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfaW1hZ2VfMTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvd29vdGhlbWVzLTEyNXgxMjUtMS5naWY8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9pbWFnZV8yPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tL2Fkcy93b290aGVtZXMtMTI1eDEyNS0yLmdpZjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzM8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzL3dvb3RoZW1lcy0xMjV4MTI1LTMuZ2lmPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfaW1hZ2VfNDwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvd29vdGhlbWVzLTEyNXgxMjUtNC5naWY8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9pbWFnZV81PC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tL2Fkcy93b290aGVtZXMtMTI1eDEyNS00LmdpZjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzY8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzL3dvb3RoZW1lcy0xMjV4MTI1LTQuZ2lmPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfbXB1X2Fkc2Vuc2U8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9tcHVfZGlzYWJsZTwvc3Ryb25nPiAtIHRydWU8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9tcHVfaW1hZ2U8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzLzMwMHgyNTBhLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX21wdV91cmw8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF90b3BfYWRzZW5zZTwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3RvcF9kaXNhYmxlPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3RvcF9pbWFnZTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvNDY4eDYwYS5qcGc8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF90b3BfdXJsPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdXJsXzE8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF91cmxfMjwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3VybF8zPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdXJsXzQ8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF91cmxfNTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3VybF82PC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWx0X3N0eWxlc2hlZXQ8L3N0cm9uZz4gLSAzLWdyZXkuY3NzPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYXNpZGVzX2NhdGVnb3J5PC9zdHJvbmc+IC0gU2VsZWN0IGEgY2F0ZWdvcnk6PC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYXV0aG9yPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hdXRvX2ltZzwvc3Ryb25nPiAtIGZhbHNlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fY29udGVudDwvc3Ryb25nPiAtIGZhbHNlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fY29udGVudF9mZWF0PC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19jdXN0b21fY3NzPC9zdHJvbmc+IC0gPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fY3VzdG9tX2Zhdmljb248L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vc2V5cnVwZWRhbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy8zLWljb24uYm1wPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fZmVhdHVyZWRfY2F0ZWdvcnk8L3N0cm9uZz4gLSBTZWxlY3QgYSBjYXRlZ29yeTo8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19mZWF0dXJlZF9wb3N0czwvc3Ryb25nPiAtIDEwPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fZmVhdF9lbnRyaWVzPC9zdHJvbmc+IC0gU2VsZWN0IGEgbnVtYmVyOjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2ZlYXRfaW1hZ2VfaGVpZ2h0PC9zdHJvbmc+IC0gMjYwPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fZmVhdF9pbWFnZV93aWR0aDwvc3Ryb25nPiAtIDU0MzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2ZlZWRidXJuZXJfaWQ8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19mZWVkYnVybmVyX3VybDwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2dvb2dsZV9hbmFseXRpY3M8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lX29uZV9jb2w8L3N0cm9uZz4gLSBmYWxzZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2hvbWVfdGh1bWJfaGVpZ2h0PC9zdHJvbmc+IC0gNTA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lX3RodW1iX3dpZHRoPC9zdHJvbmc+IC0gNTA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19pbWFnZV9zaW5nbGU8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fbG9nbzwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly9zZXlydXBlZGFsLmNvbS93cC1jb250ZW50L3dvb191cGxvYWRzLzgtVXN0Mi5qcGc8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19tYW51YWw8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vc3VwcG9ydC90aGVtZS1kb2N1bWVudGF0aW9uL2ZyZXNoLW5ld3MvPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fcmVzaXplPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3J0bmFtZTwvc3Ryb25nPiAtIHdvbzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3dfY2Fyb3VzZWw8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fc2hvd192aWRlbzwvc3Ryb25nPiAtIGZhbHNlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fc2luZ2xlX2hlaWdodDwvc3Ryb25nPiAtIDE4MDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3NpbmdsZV9pbWFnZV9oZWlnaHQ8L3N0cm9uZz4gLSA5NjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3NpbmdsZV9pbWFnZV93aWR0aDwvc3Ryb25nPiAtIDIwMDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3NpbmdsZV93aWR0aDwvc3Ryb25nPiAtIDI1MDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3RhYnM8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdGhlbWVuYW1lPC9zdHJvbmc+IC0gRnJlc2ggTmV3czwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3RodW1iX2ltYWdlX2hlaWdodDwvc3Ryb25nPiAtIDk2PC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdGh1bWJfaW1hZ2Vfd2lkdGg8L3N0cm9uZz4gLSAyMDA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb191cGxvYWRzPC9zdHJvbmc+IC0gYTo2OntpOjA7czo1NToiaHR0cDovL29sY2F5Z3V6ZWwuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvd29vX3VwbG9hZHMvOC1Vc3QyLmpwZyI7aToxO3M6NTU6Imh0dHA6Ly9vbGNheWd1emVsLmNvbS93cC1jb250ZW50L3dvb191cGxvYWRzLzctVXN0Mi5qcGciO2k6MjtzOjU0OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy82LVVTVC5qcGciO2k6MztzOjU0OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy81LVVTVC5qcGciO2k6NDtzOjU0OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy80LVVTVC5qcGciO2k6NTtzOjU1OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy8zLWljb24uYm1wIjt9PC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdmlkZW9fY2F0ZWdvcnk8L3N0cm9uZz4gLSBTZWxlY3QgYSBjYXRlZ29yeTo8L2xpPjwvdWw+