Vagzal

Paz, Haz 22, 2014

4-Kazakistan, Asya Turu, Vagzal

Vagzal

Bakü Limanı’ndan 18 saat sonra akşam saat on gibi Aktau Limanı’na varmıştık. Ama feribot limana yanaşmadı. Liman için izin verilmesi gerekiyormuş. İzin ise ertesi gün saat üçte gelmişti. Feribot limana yanaştıktan sonra üç tane kadın görevli feribota çıktı. Onların yanı sıra bir asker daha geldi. Ama şaşırmıştım. Asker ne esmer ne de çekik gözlüydü, aksine yeşil gözlü, açık tenli ve sarı saçlı bir gençti. Bir elinde deri evrak çantası vardı. Üzeri kamufulajlı kılıfıyla küçük bir kılıcı andıran kama taşıyordu. Diğer iki kadın da yuvarlak gözlüydüler. Belki de Ruslar ile ortak işletilen bir limandı, açıkçası bilmiyorum.

Kamarada oldukça uzun süre bekledikten sonra bizleri teker teker içeriye aldılar. En son ben girmiştim. Rusça bilmediğimden gemideki Azeri bir görevli çevirmenlik yapıyordu. Özellikle yaşım ve bekar oluşumun üzerinde uzun süre duruldu. Belki buralarda bir kız bulup evleneceğim filan söylendi. Tabii görevli kadın bunları söylediğinde bir şey anlamıyordum. Gözüm ise çekik gözlü kadına takılmıştı. Azeri görevli kadınını sözlerini tercüme ettiği sırada çekik gözlü kadın da kaşlarını çatmış ters ters bana bakmaya başladı hahaha ulan başımıza bela alacağız.

Pasaport ile birlikte göçmenlik kağıdı verdiler. Eğer Kazakistan’da beş günden fazla kalacaksnız bu kağıdı herhangi bir polis merkezine götürüp işletmeniz gerekiyor ve bana söylenen ise polislerin bunun için sizden rüşvet niteliğinde para aldıklarıydı, ama benim beş gün kalmak gibi bir niyetim yoktu.

Çantaların hepsi X Ray cıhazından geçirildi, buna rağmen teker teker açılıp kontrol edildi ve fotoğraf makiemdeki fotoğraflara bakıldı. Görevli asker fotoğraf makinesiyle gereğinden fazla ilgilenmişti ve sürekli fiyatını sorup duruyordu. Kazakistan’da olduğum süre içersinde ise fotoğraf makineme dikkat etmem söylenip durulmuştu. İstasyonlarda ise bazıların gözü omzumda asılı olan gidon çantasındaydı. Hatta bir tanesi içerisinde kamera mı var, diye sormuştu. Gün olur Kazakistan’a giderseniz fotoğraf makinenize dikkat edin:) Görevli asker fiyat konusunda soru sormaya devam ediyordu; 100 dolar?… 500 dolar?… haha ulan 500 dolara bir yerini satsan alamazsın o makineyi. Hani ahım şahım bir makine olmasa da o kadar da ucuz değildi. İster bisiklet olsun isterse herhangi bir cihaz cevabım hep aynı oluyordu; fiyatını bilmiyorum sponsorum verdi. Böylelikle soru sormayı kesiyorlardı ki bu hamşo da soru sormayı kesmişti.

Limandan çıktığımda saat 6’yı geçiyordu. Özbek arkadaş ortalıkta görünmüyordu. Şehire uğramadan tren istasyonuna gideceğini söylemişti. Etrafta ise sadece 3 tane tır vardı ve onlarda dönmek için bekliyorlardı. Hani söylendiği gibi tır kuyruğu vs. yoktu. Azeri tır şöförünün dediği gibi tır şoförlerinin bu yolu artık kullanmadıkları belliydi.

Aktau güzel bir liman şehriydi. Etraf lüks araçlarla doluydu. Bisikletliler her yerdeydi ve gerçekten iyi bisikletler vardı. Yolda ilerlerken birkaç araç korna çalıp selam vermişti ama onun dışında hiç kimse bisiklete bakmıyordu. Herhangi bir bisikletli hatta yanımdan geçenler bile göz teması kurmamışlardı. Türkiye, Gürcistan ve Azerbeycan’dan sonra durum biraz tuhafıma gitse de hoşuma gitmişti.

Lonely Planet kitapçığına bakmaya zahmet etmedim çünkü otelde kalmaya niyetim yoktu. Zaten otellerde pek ucuz görünmüyorlardı. Sahile indim ve 5 yıldızlı bir otelin arka tarafında yer alan yıkıntının önünde bisikletimi park ettim. İnsanlar sahilde balık tutyorlardı. Sevgilileriyle ya da aileleriyle sahilde dolaşan bir çok insan vardı. Şehirde çadır kurmak çok akıllıca bir şey değildi ama hemen yan tarafta askerlerden oluşan küçük bir karakol vardı.

Karnımı doyurduktan sonra çadırı kurdum. Bir kişi bile ne bisiklete ne de çadıra dönüp bakmadı. Böyle rahatmış arkadaş, diye mırıldanmadan edemedim:)

IMG_8052

Yolumun üzerinde Halky Bank bulunuyordu. Mastercard geçmesine rağmen kartı kabul etmedi. Meydanda başka bir bankaya gidip ATM’den bir miktar para çektikten sonra tren istasyonuna yöneldim. Cep telefonumda yüklü olan Lonely Planet kitapçığı 2007 yılına ait olmasına rağmen halen günceldi. Krokide bankanın ve tiyatro salonunun yerleri değişmemişti. Kazakistan’da kendi dillerinin haricinde Rusça konuşuluyordu. İngilizce bilen birine denk gelmemiştim. Eğer insanlara İngilizce olarak tren istasyonunu sorarsanız anlamıyorlardı. Ancak Vagzal dediğinizde yolu tarif ediyorlardı. İyi ki Bahtiyar’dan bu bilgiyi almıştım. Yoksa el hareketleriyle kıvranıp duracaktım.

Şehirden çıktığımda yollar tek şeride düşmüştü. O kadar dardı ki araçlar yanımdan geçemediklerinden korna çalıyorlar ben de asfalt ile birleşik olan toprak yola inmek zorunda kalıyordum. Tren istasyonu yaklaşık 15 km. uzaklıktaydı ve tren garının ismi Mangyshlak’tı.

Tren istasyonuna vardığımda bisikletimi kilitleyip bilet satan ofislerin birine girdim. Haritayı açıp Özbekistan’a gitmek istediğimi söyledim ve cep telefonumun ekranından bisikletimin yüklü haldeki fotoğrafını gösterdim, sorun olmadığını söyledi. Biraz beklememi söyledi. Sistemleri gerçekten yavaş işliyordu. Kadının bildiği bikaç İngilizce kelime vardı; bekle, yarın, bugün… Yarın için saat birde tren olduğunu söyledi; tamam dedim. Yapacak bir şey yoktu bir gece bekleme salonunda konaklayacaktım. Yaklaşık 15 dakika bekledikten sonra yarına bilet olamdığını ama bugün için saat dörtte bilet olduğunu söyledi. Güzel haberdi. Yine beklememi, söyledi ve yaklaşık 15 dakika sonra bugün için bilet olmadığını söyledi. Yarın için sorduğumda, yarın için de bilet olmadığını söyledi. Neyin kafası bu diye inceden bir küfür savurdum. Bekle, dedi, iyi de neyi bekleyeceğim? Sonra bir Azeri geldi, yardım istedim ve kadınla Rusça bir şeyler konuştu. Şu an için bilet olmadığını ama beklemem gerektiğini, herhangi biri biletini iade ederse bana haber vereceğini söyledi. Ulan var olan bileti alamıyor onu nasıl alacak? Ne boktan sistemleri varsa artık. Bekleme salonunda oturuken polis yanıma gelip bisikleti kilitleyip kilitlemediğini, sordu kilitledim dedim. Tabii el işaretleriyle anlaşmaya çalışıyoruz. Yarım saat kadar sonra bir daha geldiler. Bu sefer iki kişiydiler ve beni odaya çekip pasaportumu sordular. Kasada dedim. Bunlarda da Azerbeycan’da olduğu gibi ofise kasa deniliyordu. Biskletime bakmamı yoksa eşyalarımın çalınabileceği söylendi. Hani bisikleti iki kilitle kilitlemiştim ve bütün bagajlar gerdirme lastiğiyle bağlıydı. Öyle kolayca alıp götürebilecekleri bir şey yoktu ya polisle pazpaz olmamak için dışarıya çıkmıştım. Büfeden gidip yiyecek bir şeyler aldım. Yemek yerken kafamın içi de arı kovanı gibiydi. Özbekistan vizesinin başlayalı 9 gün olmuştu bile. Burada ne zamana kadar bekleyeceğimi bilmiyordum. Eğer bilet bulamazsam trenle Shymkent’e gidebilirdim. Uzun bir tren yolculuğu olacaktı ama en azından bir seçeneğim vardı ve Shymkent Taşkent sınırına yakındı.

Öylece otururken yanıma biri geldi. Nereye gitmek istediğimi sordu. Hani bi bok anladığımdan değilde tahmin ediyorsunuz işte. Özbekistan için bilet olmadığını söyledim. Kendisini takip etmemi söyledi ve beni başka bir bilet ofisine götürdü. Kadına haritadan Özbekistan Karakalpakistan’a (Qaraqalpakstan) gitmek istediğimi söyledim. Ben haritayı açmış yeri gösterirken oturanlardan birisi bir şeyler söyledi, sonra diğerleride söze karışıp soru sormaya başladılar. Sanırm tam olarak nereye gitmek istediğimi soruyorlardı. Nukus dedim. Meğerse Kongrad’a (Qonghirat) kadar tren varmış. Nukus, Özbekistan’a bağlı özerk bir Cumhuriyet olan Karkalpakistan’ın başkentiydi. Kongrad’dan ise yanılmıyorsam Nukus’tan 80-100 km. uzaklıktaydı.

Tamam, dedim, ancak kadın bana Rusça bir şeyler anlattı, anlattı ve anlattı sonra da yazdı. Eğer bu ülkede Rusça bilmiyorsanız ksıcası yoksunuz. Bilet 5.000 Tenge’ydi. Garın içerisinde ATM’ler mevcuttu. 5.000 Tenge çekip bileti aldım. Bisikleti almaya dışarıya çıktım. Sonra biri yanıma geldi ve du yu spik ingiliş? (Do you speak English?) diye sordu. Oh, dedim sonunda İngilizce bilen biri çıktı. Yes, dedim, ama sonra eleman benimle Rusça konuşmaya başlayınca siktir git, dedim. Lan maden İngilizce bilmiyorsun, ne diye soruyorsun?

Yanıma başka biri daha gelmişti. Beni bilet ofisine götüren elemanın yanında dolanıyordu. Birlikte trene doğru gittik. Görevliye bileti gösterdi, görevli de 4 numaralı vagonu işaret etti. Bende içimden öbür kadına söyleniyordum; hani bilet yoktu, aha işte tren burada!

4 numaralı vagonun önüne geldik. Her vagonda iki tane üniformalı görevli vardı. Adama bileti uzattım. Aldı, baktı ve başını sağa sola salladı. Bir şeyler konuşuyor ve Beney, Beney diyip duruyordu. Bu benim bineceğim tren değilmiş. Yanımdaki elemana ters ters baktım. Adama el işaretleri benim trenin ne zaman gelecek, dedim. Kafasını sallayıp başladı konuşmaya. Orada bekleyen insanlarda geldiler ve görevliyi dinledikten sonra döndüler bana. Lan çıldırmamak eldde değildi herkes bir şey anlatıyor ama ben bir bok anlamıyordum. Derken bir çocuk geldi az buçuk İngilizce biliyordu. Bana trenin buraya gelmeyeceğini ve buradan bir trene binip Beney’e gitmem gerektiğini söyledi. İyi de gişedeki kadın bana sadece bir tane bilet verdi, dedim. Meğerse Beney için trende boş yer yokmuş. Ben sinirle ofise doğru gidecekken, eleman beni durdurdu ve bu trene binebileceğimi ama görevlinin para istediğini söyledi. Normalde trenlere biletiniz ve kimliğiniz olmadan binmeyorsunuz. Kısacası 15 dolar verip trene kaçak binecektim ya benim için bir sorun yoktu. Trene bisikleti yükledikten sonra yanımdan ayrılmayan eleman gelip benden para istedi. Para yok, dedim, ters ters baktı hahaha lan s.kko gardayız, görevli polisler garda dolanıyorlar ve benimle burada kavga mı edeceksin? Hem ne yaptın ki ne parası istiyorsun? Ters ters bakmakta ne var, aynı ters bakışla cevap verdim. Hani çok değil 5-10 saniye sonra arkasına bakmadan trenden indi.

Görevli gelip bisikleti ve bütün eşyalarımı içerisinde lavabosu olan ve vagonun elektrik sisteminin bulunduğu bölmeye koymamı istedi. Çantaları üst kısımlara yerleştirdim bisikleti de bölmenin ortasına koydum. Saf gibi ben de kapıyı filan kilitleyeceklerini sanıyordum. Sonra bir baktım ki biskleti dik gelecek şekilde yerşetirmişlerdi ve bütün yük selenin üzerine biniyordu. Bisikleti nasıl yerleştirmişlerse bir türlü yerinden oynatamadım. Sonra altta bir tane kova gördüm ve tekerin altına koydum. Olmuş gibi görünüyodu.

Trene genç bir delikanlı bindi. Elinde tutuğu pasaportun rengi farklıydı. Normalde vagon görevlilerinin kaldığı odada iki tane adam vardı ve bu genci görünce odaya aldılar. Sonra orta yaşlarda başka biri bindi. Azeriymiş. Adamlardan biri yanına yaklaşıp kimliğini açıp gösterdi. Sivil polismiş. Lavobaya doğru giderken Azeri kabinden çıktı. Suratı düşmüştü. İçeriye baktım adamların biri elindeki parayı sayıyordu. Hemen geriye dönüp görünmeyecek şekilde yerime oturdum ve tren kalkana kadar da kıpırdamadım. Tren hareket etmeye yakın bu sefer beni bilet ofisine götüren eleman geldi ve parayı verdiğim görevliden parayı alıp gitti. Anlaşılan trenler dolu olduğunda biletsiz yolcuları bu görevliye gönderiyor karşılığında da parasını alıyordu. Listeler yapılıp, biletler kesildikten sonra omuzları yıldızlı başka bir görevli gelip listeyi ve biletleri kontrol etti ama hınca hınç insan dolu vagondaki kimseyi saymıyorlardı.

Trenin içi ise muhteşemdi. Koridorda üst üste üç tane yatak bulunuyor ve bunların peşi sıra devam ediyordu. İlk ikisinde yatakların üzerinde insanlar yatıyor üçüncü kısımda da çoğunlukta bagajlar bulunuyordu ama bazılarında insanların yattığını da gördüm. Hani oraya çıktın çıkmasına da nasıl ineceksin; tam bir akrabosi işi. Bölmelerde ise kapı yok; üst üste üç yanyana da iki sıra halinde toplamda altı tane yatak bulunuyordu. Erkeklerin çoğunun üstleri çıplaktı ve şortla oturuyorlardı. Çocuklar ise her yerdeydiler. Ulan kahkaha atmamak için kendimi zor tuttutm. Neyşınıl ceografik kanalında (National Geographic TV) hep hayranlıkla seyrettiğim belgesellerinin içerisindeydim sanki.

Görevli oturmam için bir yer gösterdi. Biletimiz yok ya bir nevi kaçağız. Nerede boş yer varsa oturuyorum; taki yerin sahibi gelene kadar. Son oturduğum yerde yanımda biletsiz bir kişi daha vardı. Beney istasyonunun yakın olduğunu söylemişti. Ama yol 9 saat sürüyormuş. Tabii trenler bir günden fazla yol aldığından bunlar için mesafe kısa geliyordu.

Çöle girdik. Bu ne sıcaktı böyle. Anında su gibi olmuştum. Tevekkelli degil trende sadece tişört satılıyordu. İçleri buz dolu su şişleri sıcağın karşısında dayanamayıp kısa sürede eriyorlardı. Açık pencerelerden içeriye sanki ateş fışkırıyordu. 9 saat içerisinde iki defa tişört değiştirmiştim.

Yataklarda döşekler seriliydi bu döşekleri de üçüncü kısımdaki -ranza diyeceğim artık- oradan alıyorlardı. Her döşeğin içerisinde temiz çarşaf, yastık kılıfı ve bir tane de küçük bir havlu bulunuyordu. Havluları da terlerini silmek için kullanıyorlardı.

Hayatımda ilk defa develeri burada pencereden bakarken gördüm. Ayrıca vahşi atlar vardı. Bir deri bir kemik kalmış az sayıdaki otlaklarda yemleniyorlardı.

İnsanlar uyuyorlardı. Kızgın güneşin altında haşlanmakta olan çölün seyrine dalmıştım. Tren, rayların üzerinde hiçliğe doğru hızla ilerlerken, göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı. İstasyonun birinde mola verildiği sırada uyanmışım. Satıcıların vagonlara girmesi yasaktı. Aşağıya indim. Su ve mantı aldım. Mantı bizdeki gibi aynı isimle satılıyordu. Haşlanmış olarak sunuluyor ama üzerine yoğurt dökülmüyordu, sadece ince kıyılmış havuçla birlikte poşede koyup veriyorlardı. Tadı da oldukça lezzetliydi.

Yemek vakti gelmişti. Koridordaki ranzaların orta kısmı katlanıp masa olarak kullanılabiliyordu. Bölmelerde ise sabit masa bulunuyordu. Üst yataktaki eleman da kalmış gelip yanıma oturmuştu. Az buçuk İngilizce biliyordu. Benim Türk olduğumu öğrenince yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Suliman dedi. Meğerse Muhteşem Yüzyıl Kazakistan’da yayınlanıyor ve çok seviliyormuş. Ulan Türküz, sakallar da uzadı ya olduk mu sana Suliman:) Sorular birden havalar da uçuşmaya başladı. Çaylar demlendi, ekmek salam ikram edildi. Ortam birden renklendi. Acayip keyifli insanlardı.

Kazakistan’da yol olmadığı ve her yere trenle gidildiği söylenmişti ya tren sistemleri iyiydi. Hani belki konfor yoktu ama ray değiştirirken bile çok beklenmiyordu. Yol boyunca rötar da yapmamıştı. Zaten yapsa bu sıcakta vagonların içerisinde durulmazdı.

Akşam saat 22.oo’da Beney’e varmıştık. Trenim gece 02.50’deydi ve görevli yanımızda durmakta olan trenin bineceğim tren olduğunu söyledi. Bisikleti ve eşyaları indirdim ama gecenin karanlığında eşyaları nasıl taşıyacaktım? Hani çantları bisiklete yerleştireyim, dedim ama bisikleti dayayıcak uygun bir yer olmadığı gibi iki tren arası da oldukça dardı ve etraf insan kaynıyordu. Karanlıkta biri çantaların birini alıp götürse ne yapacaktım? Derken kompartmandaki elemanların hepsi aşağıya indiler. Ben bisikleti, onlar da bütün çantaları aldılar. Sağolsunlar teksefer de bütün çantaları vagona yerleştirmişlerdi. Hepsine teker teker teşekkür ettim ve birbirimize sarılarak vedalaştık. Trenler normalde sadece yolcu taşımak içindi, yük taşımak için ayrıca vagonları bulunmuyordu. Bu da görevliler için fırsattı tabii. Sonuç olarak bisikleti için 10 dolar rüşvet ödedim. Ama bu sefer bisikleti sorunsuz bir şekilde yerleştirebilmiştik.

Kazak dostlardan biri
IMG_8061-2

Sevgiyle:)

, , ,

5 Yorum,

  1. Özkan Says:

    Süper ve keyifli bir yazı olmuş eline sağlık arkadaşım,takipteyiz :)

    Reply

  2. oguz Says:

    bravo kardeşim. devam. güzel olmuş harbi.
    hamşo :) hamşo ne olm ? hemşo var, hanzo var, hamşo nasıl oluyor ?

    Reply

  3. İsa MORGİL Says:

    unutulmayacak anılara yelken açmış gidiyorsunuz. hikayelerin devamını bekliyoruz

    Reply


Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile belirtilmiştir.

PHVsPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZHNfcm90YXRlPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF8zMDBfYWRzZW5zZTwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkXzMwMF9pbWFnZTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvd29vdGhlbWVzLTMwMHgyNTAtMi5naWY8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF8zMDBfdXJsPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfaW1hZ2VfMTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvd29vdGhlbWVzLTEyNXgxMjUtMS5naWY8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9pbWFnZV8yPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tL2Fkcy93b290aGVtZXMtMTI1eDEyNS0yLmdpZjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzM8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzL3dvb3RoZW1lcy0xMjV4MTI1LTMuZ2lmPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfaW1hZ2VfNDwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvd29vdGhlbWVzLTEyNXgxMjUtNC5naWY8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9pbWFnZV81PC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tL2Fkcy93b290aGVtZXMtMTI1eDEyNS00LmdpZjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzY8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzL3dvb3RoZW1lcy0xMjV4MTI1LTQuZ2lmPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfbXB1X2Fkc2Vuc2U8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9tcHVfZGlzYWJsZTwvc3Ryb25nPiAtIHRydWU8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF9tcHVfaW1hZ2U8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzLzMwMHgyNTBhLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX21wdV91cmw8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF90b3BfYWRzZW5zZTwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3RvcF9kaXNhYmxlPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3RvcF9pbWFnZTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbS9hZHMvNDY4eDYwYS5qcGc8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF90b3BfdXJsPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdXJsXzE8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF91cmxfMjwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3VybF8zPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdXJsXzQ8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF91cmxfNTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3VybF82PC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWx0X3N0eWxlc2hlZXQ8L3N0cm9uZz4gLSAzLWdyZXkuY3NzPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYXNpZGVzX2NhdGVnb3J5PC9zdHJvbmc+IC0gU2VsZWN0IGEgY2F0ZWdvcnk6PC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYXV0aG9yPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hdXRvX2ltZzwvc3Ryb25nPiAtIGZhbHNlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fY29udGVudDwvc3Ryb25nPiAtIGZhbHNlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fY29udGVudF9mZWF0PC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19jdXN0b21fY3NzPC9zdHJvbmc+IC0gPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fY3VzdG9tX2Zhdmljb248L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy8zLWljb24uYm1wPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fZmVhdHVyZWRfY2F0ZWdvcnk8L3N0cm9uZz4gLSBTZWxlY3QgYSBjYXRlZ29yeTo8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19mZWF0dXJlZF9wb3N0czwvc3Ryb25nPiAtIDEwPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fZmVhdF9lbnRyaWVzPC9zdHJvbmc+IC0gU2VsZWN0IGEgbnVtYmVyOjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2ZlYXRfaW1hZ2VfaGVpZ2h0PC9zdHJvbmc+IC0gMjYwPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fZmVhdF9pbWFnZV93aWR0aDwvc3Ryb25nPiAtIDU0MzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2ZlZWRidXJuZXJfaWQ8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19mZWVkYnVybmVyX3VybDwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2dvb2dsZV9hbmFseXRpY3M8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lX29uZV9jb2w8L3N0cm9uZz4gLSBmYWxzZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2hvbWVfdGh1bWJfaGVpZ2h0PC9zdHJvbmc+IC0gNTA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lX3RodW1iX3dpZHRoPC9zdHJvbmc+IC0gNTA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19pbWFnZV9zaW5nbGU8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fbG9nbzwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly9vbGNheWd1emVsLmNvbS93cC1jb250ZW50L3dvb191cGxvYWRzLzgtVXN0Mi5qcGc8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19tYW51YWw8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vc3VwcG9ydC90aGVtZS1kb2N1bWVudGF0aW9uL2ZyZXNoLW5ld3MvPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fcmVzaXplPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3J0bmFtZTwvc3Ryb25nPiAtIHdvbzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3dfY2Fyb3VzZWw8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fc2hvd192aWRlbzwvc3Ryb25nPiAtIGZhbHNlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fc2luZ2xlX2hlaWdodDwvc3Ryb25nPiAtIDE4MDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3NpbmdsZV9pbWFnZV9oZWlnaHQ8L3N0cm9uZz4gLSA5NjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3NpbmdsZV9pbWFnZV93aWR0aDwvc3Ryb25nPiAtIDIwMDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3NpbmdsZV93aWR0aDwvc3Ryb25nPiAtIDI1MDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3RhYnM8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdGhlbWVuYW1lPC9zdHJvbmc+IC0gRnJlc2ggTmV3czwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3RodW1iX2ltYWdlX2hlaWdodDwvc3Ryb25nPiAtIDk2PC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdGh1bWJfaW1hZ2Vfd2lkdGg8L3N0cm9uZz4gLSAyMDA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb191cGxvYWRzPC9zdHJvbmc+IC0gYTo2OntpOjA7czo1NToiaHR0cDovL29sY2F5Z3V6ZWwuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvd29vX3VwbG9hZHMvOC1Vc3QyLmpwZyI7aToxO3M6NTU6Imh0dHA6Ly9vbGNheWd1emVsLmNvbS93cC1jb250ZW50L3dvb191cGxvYWRzLzctVXN0Mi5qcGciO2k6MjtzOjU0OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy82LVVTVC5qcGciO2k6MztzOjU0OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy81LVVTVC5qcGciO2k6NDtzOjU0OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy80LVVTVC5qcGciO2k6NTtzOjU1OiJodHRwOi8vb2xjYXlndXplbC5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy8zLWljb24uYm1wIjt9PC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdmlkZW9fY2F0ZWdvcnk8L3N0cm9uZz4gLSBTZWxlY3QgYSBjYXRlZ29yeTo8L2xpPjwvdWw+